Feridüddin Attar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Feridüddin Attar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2015 Salı

Tezkiretü’l Evliyâ

Tezkiretü’l Evliyâ
Hicri 617 yılında yazılan Tezkiretü’l-Evliyâ Attâr’ın en önemli ve tek mensur eseridir. Ölümünden bir sene evvel yazılmıştır. Tezkire kelime anlamıyla “zikredilen, zikri geçen” demektir. Kişilerin biyografisini çeşitli yönleriyle subjektif veya objektif ele alan eserlerdir. Bu eserler mensur yazılmakla birlikte içinde manzum kısımlar da yer alır. Tezkirenin bir diğer anlamı da iyi şeyleri anmak ve güzel şeyleri yâd etmeye vesile olmaktır.
Attâr’ın Tezkiretü’l Evliyâ’sı sûfîlerin hâl tercümelerine dair yazılan ilk Farsça kitap olmamakla birlikte daha önceki tezkirelerden farklı ve orijinal bir  yapıya sahiptir.
Kitapta Veysel Karânî, İbrâhîm b. Edhem, Bâyezid Bistâmî, İmam Ebû Hanîfe, Ahmed Harb, Hüseyin Mansûr Hallâc, Ma’rûf Kerhî, Cüneyd Bağdâdî gibi evliyâlardan bahsedilmektedir.

Tezkiretü’l Evliyâ’nın Nüshaları ve Tezkiretü’l Evliyâ Üzerine Yapılan Çalışmalar
I- Türkçe Tercümeler:
1- Doğu Türkçesine yapılan tercüme: Bu tercümenin Uygur harfleriyle
yazılan bir tercümesi, Paris’te Bibi. Nat. no: 100’de; Arap harfleriyle yazılı tercümesi, İstanbul’da Fatih Kütüphanesi’nde no: 2848’de bulunmaktadır.
2- Anadolu Türkçesine yapılan tercümeler: Tezkire, Anadolu Türkçesine iki defa tercüme edilmiştir. Bu tercümelerin kimler tarafından yapıldığı belli değildir.
a) Sinânuddin Yusuf b. Hızır Hasan Pasa (öl. H. 891), Velîyüddin Kütüphanesi
b) Ali Rıza Karahisârî, Süleymaniye-İzmirli Kütüphanesi
c) Anonim tercümeler
II- Fransızca Tercüme:
Uygurca metnini neşreden Pavet de Courteille, Tezkire’nin Fransızca tercümesini Uygurca tercümesiyle birlikte 1886’da Paris’te neşretmiştir. Mütercim bu tercümeyi hazırlarken diğer Türkçe tercümelerden ve eserin Farsça metninden yararlandığını belirtir. Fakat bu tercüme, Tezkire’nin esas metnine göre hem çok eksik, hem de yanlıştır.
III- Arapça Tercüme:
Tahran’da Merkez-i Danîşgâh Kütüphanesi’nde 337 numara ile kayıtlı Tezkire’nin bir Arapça tercümesinin bulunduğunu, Muhammed İstilâmî bildirmektedir. Ancak bunun doğrudan Tezkire’nin bir tercümesi mi, yoksa Esrârü’l-Ebrâr isimli özetinin bir tercümesi mi olduğu belli değildir.
IV- İngilizce Tercüme: Tekkiretü‘l-Evliyâ’daki bazı parçaların A. J. Arberry tarafından yapılan İngilizce tercümeleridir.


MANTIKU'T TAYR

MANTIKU'T TAYR

Feridüddin Attar kitabına bir dua ile başlamaktadır:
Ey Rabbim, beni yaratanım! Dünyaya geldim geleli senin sofrandan, senin ekmeğinden yiyip duruyorumBir kimse, birinin ekmeğinden yedi mi, ona hakkı geçer; ekmek sahibi de onun hakkına riayet eder Ben, cömertlik denizinin sahibi olan senin ekmeğini çok yedim, hakkımı gözet
Ey Alemlerin Rabbi! Acizim kanlara boğuldum, karada gemi yüzdürdüm Feryadımı duy elimden tut Daha ne kadar sinikler gibi ellerimi başıma götürüp bekleyeyim? Bilemedim, yanıldım, sen bağışla Şu kan ağlayan yüreğime bak, bütün bu musibetlerden sen kurtar beni

Ey derdime derman olan Allah'ım! Kafire küfür gerek, dindara din Attar'ın gönlüne ise derdinden bir zerre Şu kulağı halkalı kuluna bir zerre dert ver Eğer senin derdin olmazsa canım ölür gider

Varlıktan bir sermayem yok, gölge içinde kaybolmuş bir zerreyim Karanlıklar içinde kayboldum, bir nur yolla, kimsem yok benim, yardımcım sen ol.

Feridüddin Attar 'ın eserleri arasında en meşhuru "Mantık-ul Tayr" dır.Mantık-ul Tayr'da kuşlar ile ilgili bir hikâye kullanılarak, çeşitli semboller aracılığıyla tasavvufun temellerini, önemli prensiplerini ve tasavvufî yaşam ile inancı anlatılmaktadır.4724 beyitten oluşan bir mesnevidir. Kitap yedi bölümden oluşmaktadır bölümler sırasıyla: ”istek vadisi, aşk vadisi, marifet vadisi, istiğna vadisi, vahdet vadisi, hayret vadisi, yokluk(fena) vadisi” şeklindedir. Burada her vadi aslında tasavvuf yolunda ilerleyen birinin aşamalarını göstermektedir. Nefs-i emmara makamından nefs-i mütmain, nefs-i levama gibi makamlara işaret edildiğini anlayabiliriz. Çünkü fena makamına ulaşmak için çeşitli badirelerden ve safhalardan geçmek lazımdı.


İlk vadide (istek vadisi) nefsin kötü istekleriyle insanı kötüye yönelten, kötülüğü emreden bir halde olan nefis, tasavvufta nefs-i emare sıfatıyla adlandırılmaktadır. Yokluk(fena) vadisi ise bizim dünyalık isimle adlandıracağım son vadi, son makamdır. Bu makama nefs-i mutmain makamı de denilir. Bu makamda Allah’ın ” ey iyiliği emreden nefis ben senden razı sen benden razı gir cennetime” diye hitapla sardığı kullarının ulaştıkları makam/vadi/mertebedir. Çünkü bu makama ulaşan kişi kendisi değildir artık. Yunus’un tabiriyle ” beni bende deme, ben, bende değilem” sözü tam da bunu anlatmaktadır.
Hüthüt kuşunun diliyle anlatılan eser sîmurg’u bulmak için yola çıkan binlerce kuşun bu çeşitli vadilerde takıldığını anlatır. Yokluk vadisine ulaşanların ise sadece 30 kuştan ibaret kaldığını ve amacına ulaşan, maksadına nail olan, o 30 kuş anlar ki simurg aslında kendileridir. Çünkü artık ne yol kalmıştır ne de kaf dağı, ne de yolcu kalmıştır. ”yolculuk sırası içinde geçen zaman içinde fenâda kaybolup yeniden bekaya dönüp;yokluktan,varlığa ulaşmışlardı.
    
Burada kuşlar sembol olarak ele alınmıştır. Hakikate ulaşmak için yola koyulan kuşlardır, simurg ise hakikat olarak karşımıza çıkar. Gidilen yol ve erilen murat aşikardır.
            Kitaptan anlayabileceğimiz başka bir şey ise Sîmurg’un Farsça bir tabir olduğudur. Sî farsça da otuz, murg ise kuş demektir.
   
HİKAYENİN KONUSU

     Kuşlar bir araya toplanıp "Bu zamanda hiç bir ülke padişahsız değil bundan böyle bizim de padişahsız kalmamamız lâzım. Padişahsız ülkede nizam, intizam olmaz. Kendimize bir padişah seçelim" diyorlar. Bu sırada Hüthüt geliyor ve kendisinin Süleyman Peygamber'in mahremi ve onun postacısı olduğunu söyleyip "Sizin zaten bir padişahınız var ama haberiniz yok. O bize bizden yakın da biz ondan uzağız. Daima padişah odur. Adı Sîmurg'dur, binlerce nur ve zulmet perdeleri ardındadır. Gelin de onu arayıp bulalım" diyor..
            
Kuşların her biri bir çeşit özür getiriyorsa da Hüthüt, hepsine de birer birer kandırıcı, inandırıcı doğru cevaplar veriyor. Bunun üzerine hepsi birden Hüthüdü ken­dilerine kılavuz yapıp yola düşüyorlar. Yolda hepsi yorgun, bitkin bir hale geliyor. Gene birer birer itiraza kalkışıyorlar. Hüthüt bıkmadan, yorulmadan her itiraza cevap veriyor ve önlerinde ''istek, aşk, marifet, istiğna, tevhit, hayret ve fakr u fena" adları verilen yedi vadi daha bulunduğunu, bunları aştılar mı artık  Sîmurg'a ulaşacaklarını söylüyor. Gene gayrete gelip yola düşüyorlar. Fakat kuşların kimisi yoldaki hicaplarda kalıyor, kimisi yem isteğiyle bir yere dalıyor, kimisi aç susuz can veriyor.Nihayet yüzlerce kuştan ancak otuz kuş, bu vadileri aşabiliyor. Bunlar, Sîmurg'u soruyorlar, tam bu sırada bir postacı gelip Sîmurg'u istediklerini anlayınca önlerine birer kâğıt parçası koyup okumalarını söylüyor. Okuyunca bütün yaptıklarının bu kâğıtlarda yazılı olduğunu görüp şaşıyorlar. Bu sırada Sîmurg da tecelli ediyor. Fakat tecelli edenin kendileri olduğunu ve kendilerinin Sîmurg'dan, yani mana bakımından otuz kuştan ibaret bulunduklarını görüp büsbütün hayretlere dalıyorlar. Sîmurg'dan ses geliyor: "Siz buraya otuz kuş geldiniz, otuz kuş göründünüz. Daha fazla, yahut daha eksik gelseydiniz o kadar görünürdünüz.. Burası bir aynadır!" Hâsılı bu makamda hepsi Sîmurg'da fanî oluyorlar, artık ne yol kalıyor, ne yolcu, ne de kılavuz.

Attâr, "Mantık-ul Tayr" ile temsilî bir surette "Vahdet-i Vücut-Varlık Birliği" inanışını anlatmaktadır. Kuşlar, sâlikler, hakikat yolunun yolcularıdır. Hüthüt de kılavuzları, yani mürşittir. Sîmurg, Tanrı'nın zuhur ve taayyünüdür ki bu zuhur ve taayyün, kendilerinden ibarettir ve gerçek birliğe ulaşan, halkın, Hakk'ın zuhuru, Hakkın da halkın bütünü olduğunu anlar.




Attâr, "Mantık-ul Tayr" da Hüthüt ağzından kuşların itirazlarına cevaplar verirken münasebet düşürerek hikâyeler söylemektedir. Bu hikâyelerin bir kısmı geçmiş erenlere ait menkıbelerdir ki bunların hemen hepsini "Tezkiret-ül Evliya" sında buluyoruz.
     Bir kısmıysa zamanında yaşayan, yahut çağdaşı olanlardan duyulan hikâyelerdir. Bunların arasında meczuplara ait olan ve Tanrı ile âdeta kavga eden serbest hikâyeler de var. Üç tanesi, hâlâ Bektaşilere ait birer fıkra, iki tanesi de alelade halk hikâyesi olarak söylenmektedir. Hikâyeleri, birkaç tanesi müstesna, umumiyetle kısadır. Hattâ bazan üç beş beyitte hikâye biter, ondan sonraki beyitler, Attâr'ın bu hikâye münasebetiyle yürüttüğü fikirlerdir.


KİTAPTA  NEY HAKKINDAKİ RİVAYET

.    Birçok güzel eserin yazarı olan ve Attar lakabıyla anılan Feridüddin, Mantıkü'l-tayr adlı eserinde neyin kökenini, Hz. Muhammed'in zamanına kadar götürür. Feridüddin'e göre bir gün müslümanların peygamberi olan Hz. Muhammed, damadı Hz. Ali'ye bir sır açıklamış. Bir kuyunun başındaki Hz. Ali, başını kuyunun içine eğerek Hz. Muhammed'in esrarlı sözlerini tekrarlamış.

Daha sonra, Allah, o kuyuda son derece uzun bir kamış yaratmış. Oradan geçmekte olan bir çoban da bu kamışın ucunu keserek kendine bir kaval (ney) yapmış. Bu çobanla günün birinde karşılaşan Hz. Muhammed, Hz. Ali'ye açıklamış olduğu sırların çobanın kamışından çıktığını duymuş. Hz. Ali, yaratılan mûcizeyi görünce de Peygamber'e olan sevgi ve bağlılığına şükretmiş. O zamandan beri müslümanlar kamışlara büyük îtibar gösterirler. Belki de neylerin, hâlâ Hz. Muhammed'in kutsal sözlerini tekrarladığı sanıyorlardır. Bunun içindir ki ney, öncelikle dinsel, mistik ve ahlâkî bir nitelik taşır.

Eserde Gazali’nin XII. yüzyılda yazdığı Risalet-üt Tayr adlı eserden yararlanılmıştır. Türk edebiyatında önemli yeri ve etkisi olan mesneviyi Gülşehrî manzum olarak 717'de (1317) Türkçe'ye çevirmiştir. Mantıku't-tayr veya Gülşennâme adını taşıyan eserin hatime bölümünde Gülşehrî, Mantıku't-tayfı esas almakla birlikte başka bir eser meydana getirdiğini ve eserinin telif sayıldığını söylemektedir.

Türk edebiyatında Attâr'ın Mantıkul Tayr’ı örnek alınarak yazılan eserler de vardır:Ali Şîr Nevâî'nin ,Lisânü't-tayr'ı; Derviş Şemseddin'in ,Deh Mürg'u bunlar arasındadır. Mantık-ul Tayr'ı Avrupa'ya ilk tanıtan kişi Hammer'dir.


(alıntıdır)

9 Şubat 2015 Pazartesi

Feridüddin Attar

Feridüddin Attar


Evliya büyüklerinden asıl ismi Muhammed Bin İbrâhim el-Attâr en-Nişâbûrî el-Hemedânî, lakabı Ferîdüddîn (dinin ışığı, dine ışık veren) olan şairimiz daha sonralarıFeridüddin Attar olarak ün kazanmıştır.Hicri 513-miladi 1920 senesinde Nişâbûr'da doğmuştur.

Babası attâr idi, yâni ilâç, esans, parfüm satardı.Feridüddin Attar da soyadından anlaşılacağı gibi babasının mesleğine devam etmiştir. Soy isminin açılımı yapılacak olursa ‘’attâr’’ başka bir deyişle ‘’aktar’’ anlamı çıkar ki o da: baharat ve güzel kokular satan kişi ya da dükkân anlamına gelmektedir. Ferîdüddîn-i Attâr, küçüklüğünde Şadbah kasabasında bir yandan babasının yanında attârlık mesleğini öğreniyor

Attar, Kutbüddîn Haydar isimli büyük bir zâtın sohbetlerine devâm ediyordu. Babasının vefâtı üzerine onun yerine geçip, attârlık mesleğini bir süre devâm ettirdi. Attârlıkla uğraşırken, bir taraftan da kıymetli dînî kitapları, velîlerin hayatlarını ve menkıbelerini okuyordu.
Feridüddin Attar kübreviye tarikatına bağlıdır: Kübreviye tarikatı 13. asırda yaşamış Necmeddin Kübra Hz.leri tarafından kurulmuş olup kendi ismiyle adlandırılmıştır.
Batı’dan ve Doğudan birçok yazar onun etkisinde kaldı. Mevlânâ daha on yaşlarındayken babası Bahaddin Veled ile sekiz buçuk yıl süren yolculukları sırasında zamanın ilim adamlarıyla görüşebilme imkanı bulmuştur.Nişabur’da Ferîdüddîn-i Attâr, Mevlânâ'yı görür görmez onun dehasını fark etmiş ve babasını " Umarım ki yakın zamanda senin bu oğlun âlemde yanacak gönüllere ateş verir.” diyerek müjdelemiştir.Attar,Mevlânâ’ya dua edip kitabı Esrarname’yi hediye etmiştir.Mevlana da onu ilk hocası olarak kabul etmiştir. Daha sonra Şems-i Tebrizi Hazretleri, Hz. Mevlana'dan kitaplarının hepsini havuza atmasını isteyince, Esrarname'yi atmak istemeden atıyor onun bu mahzun halini gören Şems kitabı kuru bir şekilde geri vermiştir.HZ. Mevlana, Attar için; "Attar aşkın yedi şehrini gezdi de biz ancak dönemecindeyiz." demektedir..
Ferîdüddîn-i Attâr, 1229 (H.627) senesinde Cengiz Han’ın istilâsında bir Moğol askerinin eline esir düştü.O asker onu öldürmek istediğinde, askere halk; "Bu ihtiyarı öldürmekten vazgeçersen, kanına bedel olarak bin altın akçe veririz." dediler. Moğol askeri onu bu fiata satmak istedi. Fakat Ferîdüddîn-i Attâr ona; "Sakın beni bu fiyata satma. Çünkü sana kanım için daha fazla fiyat verirler." deyince, asker satmaktan vazgeçti. Bir süre sonra başka bir şahıs gelerek askere; "Bu yaşlı zâtı öldürmekten vazgeç. Onun kanına karşılık sana bir torba saman vereyim." deyince, Ferîdüddîn-i Attâr; "İşte beni şimdi sat. Çünkü esas fiyatımı, ve kanımın değerini buldum. Bundan fazla para etmem." dedi. Bunun üzerine sinirlenen Moğol askeri onu şehîd etti. Şehâdet şerbetini içen Ferîdüddîn-i Attâr, kesik başını elleri arasına alarak yarım fersahlık (3 km'lik) bir mesâfeyi koşarak kat etti. Şimdi türbesinin bulunduğu yere varınca, rûhunu teslim etti ve oraya düştü.
ESERLERİ
       Feridüddin Attar’ın yazdığı şiirlerinde üstün bir akıcılık,incelik;nasihatlerinde büyük bir tesir;arifane sözlerinde akılları hayrete bırakacak bir hal vardır.Yazdığı eserlerdenTezkiret-ül Evliya hariç hepsi manzumdur.Manzum eserleri şu şekildedir:
1)MUSİBETNAME: Mesnevi türünde yazılmış olan eserde pekçok küçük hikayeler vardır.Eser,Tarikatname ismiyle Türkçeye tercüme edilmiştir.
2)ESRARNAME: Tasavvuf hakkında olan bu eser 26 makaleden oluşan bir mesnevidir.Bu eser Ahmedi isimli bir zat tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir.
3)MANTIK-UT TAYR :Bu eserde Tasavvufu kuşların ağzıyla anlatan Feridüddin Attar,konuyu küçük hikayelerle süslemiştir.Esas konu Ahmedi Gazali’nin Risalet-üt Tayr’ından alınmıştır.Bu eser manzum ve nesir olarak birkaç defa Türkçeye tercüme edilmiştir.Bunların en meşhuru Gülşehri’nin aynı adla yaptığı manzum tercümedir.
4)MUHTARNAME: Konulara göre tertip edilmiş bir rubailer mecmuasıdır. Elli babdan meydana gelen eser,2. Selim zamanında Türkçeye tercüme edilmiştir.
5)CEVHER-ÜZ ZAT: Allah Teala’dan başka herşeyin fani olduğunu konu alan bir eserdir.
6)TEZKİRETÜL EVLİYA:Bu eserde seksen civarında velinin hal tercümesi ile menkıbeleri ve veciz sözlerini yazmıştır. Feridüddin Attar bu eseri yazarken Şerhül Kalb,Keşfül Esrar,Marifetün Nefs,Tabakatüs Sufiyye,Hilyetül Evliya ve Keşfül Mahcub gibi eserlerden faydalanmıştır.Aslı Farisi olan bu eser Türkçeye,Fransızcaya,Arapçaya çeşitli zamanlarda çevrilmiştir.Eser tasavvuf tarihi bakımından çok önemli tasavvufihayatın gelişmesini tesbit yönünden de çok değerlidir.
7)İLAHİNAME: 6500 beyitlik bir mesnevidir. Hikâye, bir hükümdarın altı oğluna dünyada en çok arzu ettiklerini sorması, onların da sırasıyla verdikleri cevaplar üzerine bina edilmiştir. Her biri insanın ihtiraslarından birini temsil eden arzular etrafında gelişenhikâyede baba bunların manasızlığını gösterir. Tasavvufî bir meseleyi ele alırken temsillere başvurması, çerçeve hikâyeler içinde açık bir plana göre iç içe daha küçük hikâyeler anlatarak konuyu daha anlaşılır bir hale getirmesi ve böylece manaları ana hikâye ile birleştirmede büyük bir ustalık göstermesi, Feridüddin Attar`a onun bu alanda ne kadar başarılı olduğunu gösterir.

8)BÜLBÜLNAME
9)BİSERNAME
10)HAYDARNAME
11)DERYANAME
12)LEYLA VE MECNUN
13)MAHMUD-U AYAZ
14)MAHZEN-ÜL ESRAR
15)MAZHAR-ÜS SIFAT
16)MİFTAH-ÜL FÜTUH
17)VUSLATNAME
18)İRŞADBEYAN
19)VELEDNAME
20)HIRADNAME
21)HAYATNAME
22)ŞİFAÜLKULB
23)UŞŞAKNAME
24)KENZÜL ESRAR
25)KENZÜL HAKAİK
26)MAZHARÜL ASAR
27)MİRAÇNAME
28)MİSBAHNAME
29)HÜDHÜDNAME
30)MAHFİNAME
31)KEMALNAME
32)TERCÜMETÜL EHADİS
33)ZÜHDNAME